Türkiye’de 2026-2027 Eğitim Öğretim Yılı’nın başlamasıyla birlikte milyonlarca öğrenci ve öğretmen 14 Eylül Pazartesi günü ders başı yaptı. YENİ Parti Körfez Belediye Meclis Üyesi ve Grup Başkanvekili Ali Doğan da yeni eğitim öğretimine ilişkin yaptığı açıklamada ekonomik sorunlara ve eğitimdeki tabloya dikkat çekti. Hükümet yetkililerine seslenen Doğan, çözüm önerilerine de sıraladı.
MESELE TÜRKİYE’NİN GELECEĞİDİR
Ali Doğan’ın açıklamasında şu ifadeler yer aldı: “2026–2027 eğitim öğretim yılı başlarken bugün burada yalnızca okul kantinlerindeki fiyat artışlarını konuşmak için bulunmuyoruz. Bugün çocuklarımızın eğitime erişimini, beslenme hakkını, eğitimde fırsat eşitliğini ve Türkiye’nin nasıl bir nesil yetiştirdiğini konuşmak için buradayız.
Çünkü önümüzdeki tablo artık birkaç liralık kantin zammıyla açıklanabilecek bir tablo değildir. Mesele bir tost değildir. Mesele bir ayran değildir. Mesele yalnızca bir müfredat da değildir. Mesele Türkiye’nin çocuklarıdır. Ve dolayısıyla mesele Türkiye’nin geleceğidir.
Önce rakamlara bakalım. Kocaeli’de açıklanan 2026–2027 eğitim öğretim yılı okul kantinleri tavan fiyat tarifesine göre; yarım ekmek tost 100 lira, yarım ekmek tavuk döner 145 lira, küçük ayran 25 lira, çorba 90 lira, pirinç pilavı 90 lira, üç çeşit tabldot yemek 245 lira, dört çeşit tabldot yemek 285 lira, yarım litre su ise 18 liradır.
Bu rakamları özellikle söylüyoruz. Çünkü Türkiye’deki ekonomik tablonun çocuklarımızın okuluna nasıl yansıdığını görmek için uzun ekonomi raporlarına ihtiyacımız yok. Kantin tarifesine bakmak yeterlidir.
BİR ÇOCUĞUN YEMEK MASRAFI 6 BİN 800 TL
Geçtiğimiz eğitim öğretim yılında 100 lira olan yarım ekmek tavuk döner bugün 145 liralık tavan fiyata ulaşmıştır. 80 lira olan tost 100 liraya, 15 lira olan ayran 25 liraya, 12 lira olan yarım litre su 18 liraya çıkmıştır.
Şimdi basit bir hesap yapalım. Bir öğrenci okulda yalnızca bir tost ve bir ayran tüketse günlük 125 lira ödemek durumunda kalabilir. Beş günlük okul haftasında 625 lira, dört haftalık basit hesapla 2.500 lira. İki çocuğu okula giden bir aile için yalnızca tost ve ayranın dört haftalık maliyeti 5.000 liraya ulaşabilir.
Tavuk döner ve ayran tercih edildiğinde günlük tutar 170 liraya, iki çocuk için dört haftalık tutar yaklaşık 6.800 liraya çıkabilir.
Üstelik burada servis ücretini, kırtasiyeyi, okul kıyafetini, ayakkabıyı, evdeki kahvaltıyı ve akşam yemeğini dahi konuşmuyoruz. Yalnızca çocuğun okulda bir öğün karnını doyurmasından söz ediyoruz.
MESELE KANTİNCİ DEĞİLDİR
Burada özellikle altını çizmek istiyoruz. Bizim meselemiz kantin işletmecileriyle değildir. Esnaf da aynı ekonomik koşulların içindedir. Girdisi, elektriği, işçilik maliyeti, sattığı ürünün maliyeti artıyor. Dolayısıyla meseleyi kantinciyle veli arasında bir fiyat tartışmasına indirgemek son derece yanlıştır. Mesele ekonomidir. Mesele sosyal devlettir. Mesele eğitim politikasıdır. Çünkü bir çocuğun okulda sağlıklı beslenebilmesi piyasa koşullarının insafına bırakılamaz. Aç çocukla tok çocuk aynı sırada oturabilir, aynı öğretmeni dinleyebilir, aynı sınava girebilir. Ama kabul edelim: Aynı şartlarda eğitim görmezler.
Kocaeli İl Millî Eğitim Müdürlüğünün güncel verilerine göre ilimizde 421 bin 511 öğrenci, 30 bin 798 öğretmen ve 18 bin 751 derslik bulunmaktadır. 421 bin 511 öğrenciden söz ediyoruz. Dolayısıyla karşımızdaki mesele birkaç ailenin bireysel ekonomik problemi değildir.
Bu bir kamu politikası meselesidir! Ve biz buradan, Türkiye’nin en önemli sanayi merkezlerinden biri olan Körfez’den soruyoruz: Türkiye’nin üretimine böylesine büyük katkı sunan bir kentte neden hâlâ çocuklarımızın okulda nasıl besleneceğini konuşuyoruz? Neden eğitimde fırsat eşitliğinin en temel şartlarını hâlâ tartışıyoruz?
EĞİTİM MESELESİ YALNIZCA KANTİN DEĞİLDİR
Körfez’in kendine özgü eğitim sorunları da bulunmaktadır. 2026–2027 eğitim öğretim yılı için ilçemizde 206 temel eğitim öğrencisinin 16 araçla 180 iş günü taşınması amacıyla hizmet alımı ihalesine çıkılmıştır. Ayrıca taşımalı eğitim kapsamındaki 283 öğrenciye günübirlik sıcak öğle yemeği verilmesi için hizmet alımı yapılmış ve sözleşme bedeli yaklaşık 3 milyon 436 bin lira olarak gerçekleşmiştir.
Bu rakamları neden söylüyoruz? Çünkü devlet zaten bazı öğrenciler açısından ulaşımın ve beslenmenin kamusal bir sorumluluk olduğunu kabul etmektedir.
Öyleyse sorumuz açıktır: Neden sağlıklı okul yemeğini bütün çocuklarımız açısından temel eğitim politikasının bir parçası hâline getirmiyoruz? Ama mesele yalnızca çocuğun ne yediği değildir.
ÇOCUKLAR SİYASİ ANLAYIŞLARIN DENEME TAHTASI DEĞİL
Değerli basın mensupları; Türkiye’nin eğitim meselesini yalnızca kantin fiyatlarına indirgersek büyük resmi eksik bırakmış oluruz. Çünkü çocuklarımızla ilgili ikinci büyük sorumuz şudur:
Çocuğumuzu okula gönderebiliyoruz. Peki ona nasıl bir eğitim veriyoruz?
Türkiye yaklaşık çeyrek asırdır aynı siyasi iktidar tarafından yönetilmektedir. Bu süre içerisinde eğitim sisteminde önemli yapısal değişiklikler yapılmış, öğretim programları ve sınav sistemleri çeşitli dönemlerde değiştirilmiş, 2012’de 4+4+4 sistemine geçilmiş, sonraki yıllarda öğretim programları yeniden ele alınmış ve son olarak 2024 yılında Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adı verilen yeni müfredat hazırlanmıştır.
Millî Eğitim Bakanlığı verilerine göre yeni model kapsamında toplam 26 öğretim programı onaylanmış ve model 2024–2025 eğitim öğretim yılında okul öncesi ile 1, 5 ve 9. sınıflardan başlayarak kademeli biçimde uygulanmaya başlanmıştır.
Burada bizim itirazımız değişime değildir. Dünya değişir, bilim değişir, teknoloji değişir; elbette eğitim de değişecektir.
Ancak eğitimde değişimin ölçüsü bilimsel ihtiyaçlar, çocuklarımızın gelişimi ve Türkiye’nin gelecekteki ihtiyaçları olmak zorundadır.
Eğitim, günlük siyasi ve ideolojik tartışmaların alanı hâline getirilmemelidir. Çünkü çocuklarımız hiçbir siyasi anlayışın deneme tahtası değildir. Eğitim sistemi de herhangi bir iktidarın kendi dünya görüşüne göre nesiller tasarlayacağı bir laboratuvar olamaz.
DEVLETİN GÖREVİ ÇOCUĞA NASIL DÜŞÜNECEĞİNİ ÖĞRETMEKTİR
Devletin görevi çocuğa ne düşüneceğini öğretmek değildir. Devletin görevi çocuğa nasıl düşüneceğini öğretmektir. Sorgulamayı, araştırmayı, bilgiyi sınamayı, bilimsel yöntemi öğretmektir. Yanlış bir bilgiyle karşılaştığında “Bunun kanıtı nedir?” diye sorabilecek bir nesil yetiştirmektir. Çünkü dünya bizi beklemiyor.
Bugün dünya bizim müfredat tartışmalarımızı beklemiyor. Yapay zekâ, robotik, biyoteknoloji, yeni enerji ve uzay teknolojileri ilerliyor. Üretim biçimleri ve meslekler değişiyor.
Dünya artık çocuklarına yalnızca bilgi vermeye çalışmıyor; bilgiyi kullanmayı, problem çözmeyi, eleştirel düşünmeyi, üretmeyi, tasarlamayı ve yeni bilgi oluşturmayı öğretiyor.
Bizim çocuklarımızın yarışacağı dünya budur. Dolayısıyla eğitim sistemimizin merkezinde akıl, bilim, matematik, fen, eleştirel düşünce, teknoloji, sanat ve yabancı dil bulunmak zorundadır. Kendi ülkesine bağlı ama dünyayı bilen; kendi tarihini bilen ama geleceği okuyabilen; ülkesini seven ama dünyanın çocuklarıyla rekabet edebilen gençler yetiştirmek zorundayız.
KÖRFEZ İÇİN ANLAMI ÇOK DAHA BÜYÜKTÜR
Bunun Körfez için anlamı çok daha büyüktür. Çünkü biz herhangi bir ilçede yaşamıyoruz. Körfez; sanayinin, üretimin, enerjinin, lojistiğin, limanların, petrokimyanın ve ağır sanayinin merkezinde bulunan bir ilçedir.
Bu ilçenin bacaları Türkiye için tütüyor. Burada geleceğin fabrikaları olacaksa, o fabrikaların mühendisleri, teknisyenleri, yazılımcıları, nitelikli işçileri ve yöneticileri bugün bizim okul sıralarımızda oturuyor. Dolayısıyla Körfez’in eğitim politikasını yalnızca “Kaç okul yaptık?” sorusuna indirgeyemeyiz.
Bu çocuklara nasıl bir eğitim veriyoruz? Laboratuvara erişebiliyorlar mı? Yabancı dil öğrenebiliyorlar mı? Kodlamayla, yapay zekâyla, bilimle ve teknolojiyle erken yaşta tanışabiliyorlar mı? Meslek liselerimiz Körfez sanayisinin bugünkü ve gelecekteki ihtiyaçlarıyla gerçekten bütünleşebiliyor mu?
Ve en önemlisi: Gençlerimizi mevcut fabrikalarda yalnızca çalışabilecek şekilde mi yetiştiriyoruz; yoksa yarının fabrikalarını kurabilecek şekilde mi yetiştiriyoruz? İşte aradaki fark budur.
Biz yalnızca sanayi kenti olmak istemiyoruz. Teknoloji üreten bir sanayi kenti olmak istiyoruz. Türkiye de yalnızca dünyanın üretim sahası olmamalıdır. Bilgiyi, teknolojiyi, patenti ve yüksek katma değeri üretmelidir. Ve bütün bunların yolu organize sanayi bölgelerinden önce okul sıralarından geçmektedir.
MİLLÎLİK HAMASET DEĞİLDİR
Bizim millîlik anlayışımız son derece açıktır. Millîlik yalnızca müfredatın başına “millî” kelimesini yazmak değildir. Millîlik hamaset değildir. Millîlik çocuklarımızı dünyadan koparmak hiç değildir. Millîlik, bu milletin çocuğuna sahip çıkmaktır.
Millîlik; Cumhuriyet’in çocuklarını bilimle, akılla ve çağdaş bilgiyle yetiştirmektir. Ülkesinin tarihini bilen ama dünyayla rekabet edebilen gençler yetiştirmektir. Yoksul bir ailenin çocuğunu eğitim sisteminin dışında bırakmamaktır. Öğretmeni itibarsızlaştırmamak, okulu sahipsiz bırakmamak, çocuğun geleceğini ailesinin ekonomik gücüne teslim etmemektir.
Bir çocuk kendi tarihini, Cumhuriyetini, Atatürk’ü bilecek ve ülkesini sevecek. Ama aynı zamanda matematik, fen, yabancı dil ve teknoloji bilecek; sanatla tanışacak, sorgulayacak, araştıracak ve üretecek.
Çünkü Türkiye’nin en büyük stratejik varlığı bu ülkenin çocuklarının aklıdır. O aklı iyi yetiştirirsek Türkiye kazanır. O aklı köreltirsek bunun bedelini yalnızca bir siyasi iktidar ödemez. Bir kuşak öder.
MATEMATİĞİN PARTİSİ OLMAZ
Eğitimde artık devlet aklına ihtiyacımız var. Türkiye’nin eğitim sistemini günlük siyasi tartışmaların dışına çıkarmamız gerekiyor. Eğitim politikası bir bakanın görev süresi kadar yaşayamaz. Bir siyasi partinin iktidar süresi kadar hiç yaşayamaz. Türkiye’nin 20 yıllık, 30 yıllık eğitim hedefleri olmak zorundadır.
Öğretmenler, üniversiteler, eğitim bilimciler ve sanayi kuruluşları masada olmalıdır. Veliler ve öğrenciler dinlenmelidir. Ve ortaya iktidarlar değişse bile temel hedefleri değişmeyecek uzun vadeli bir millî eğitim stratejisi konulmalıdır. Çünkü çocuğun geleceğinin sağı olmaz, solu olmaz. Matematiğin partisi olmaz. Fiziğin ideolojisi olmaz. Bilimin iktidarı ve muhalefeti olmaz. Bilim ya vardır ya yoktur.
ÇOCUĞA VERİLEN BİR TABAK YEMEK HAKTIR
Bizim eğitim anlayışımız açıktır. Yeni Parti olarak bizim eğitim anlayışımız yalnızca sınav sistemini değiştirmekten ibaret değildir. Biz eğitimi kamusal, parasız, laik, bilimsel, eşit, erişilebilir ve kapsayıcı bir hak olarak görüyoruz.
Devlet okullarının fiziki koşullarının eşitlenmesini, tam gün eğitimin yaygınlaştırılmasını, her okula yeterli bütçe ayrılmasını; okullarda kadrolu temizlik, güvenlik, psikolojik rehberlik ve sağlık personelinin bulunmasını istiyoruz.
Ve en önemlisi; her öğrenciye temiz içme suyu ve her gün sağlıklı bir öğün yemek sağlanmasını savunuyoruz. Bunu popüler bir seçim vaadi olarak görmüyoruz. Bunu sosyal devletin görevi olarak görüyoruz.
Çocuğa verilen bir tabak yemek sadaka değildir; haktır. Temiz içme suyu lütuf değildir; haktır.
Nitelikli eğitim zengin ailelerin satın alabildiği bir ayrıcalık değildir; haktır. Ve devlet çocuğun babasının maaşını sormadan o hakkı sağlamak zorundadır.
SOSYAL ADALET OKUL KAPISINDA BAŞLAMALIDIR
Eğitimde sosyal adalet dediğimiz şey soyut bir kavram değildir. Bir tarafta özel okul, özel ders, yabancı dil kursu, bilgisayar, tablet, kitap, kaynak ve her türlü eğitim imkânına ulaşabilen bir çocuk; diğer tarafta 25 liralık ayranı bile hesaplayan bir aile varsa ve sonra bu iki çocuğu aynı sınava sokup “Haydi yarışın” diyorsak, başlangıç çizgileri aynı değildir.
İşte bizim sosyal devlet anlayışımız tam burada başlıyor. Okul kapısından içeri girildiğinde çocukların ailelerinin gelirleri farklı olabilir; ama devletin onlara sunduğu imkân farklı olmamalıdır. Devlet, yoksul çocuğun kaderini ailesinin banka hesabına terk edemez.
ÇAĞRIMIZ AÇIKTIR
Türkiye’de devlet okullarında temiz içme suyuna ücretsiz erişim sağlanmalıdır. Her öğrenci için bilimsel beslenme standartlarına uygun bir öğün sağlıklı okul yemeği kamusal politika hâline getirilmelidir.
Okulların temel ihtiyaçları velilerin bağışlarına ve ailelerin ekonomik durumuna bırakılmamalı; devlet okullarının fiziki koşulları arasındaki fark azaltılmalıdır. Öğretmenlerin çalışma koşulları iyileştirilmeli; eğitimde liyakat, bilim ve fırsat eşitliği esas alınmalıdır.
Mesleki eğitim sanayi bölgelerinin yalnızca bugünkü iş gücü ihtiyacına değil, geleceğin teknolojilerine göre yeniden düşünülmelidir. Çocuklarımız yabancı dil, bilim, matematik, sanat, kodlama ve teknolojiyle mümkün olan en erken yaşta buluşturulmalıdır. Ve eğitim sistemi her birkaç yılda yeniden başlayan bir tartışmanın konusu olmaktan çıkarılmalıdır.
ÇÖZÜM ÖNERİLERİNİ SIRALADI
Biz bugün burada yalnızca eleştirmek için bulunmuyoruz. Sorunu gösteriyoruz ve çözümümüzü de ortaya koyuyoruz. 145 liralık tavuk döneri konuşurken kantinciyi hedef göstermiyoruz. 25 liralık ayranı konuşurken esnafı suçlamıyoruz. 18 liralık suyu konuşurken sonucu değil, bu sonucu ortaya çıkaran ekonomik ve sosyal politikaları tartışıyoruz.
Ama artık şunu da söylüyoruz: Mesele yalnızca çocuğun bugün ne yiyeceği değildir. Mesele o çocuğun yarın ne üreteceğidir. Bugün okulda aç kalmaması kadar yarın dünyayla yarışabilmesi de bizim sorumluluğumuzdur.
Çünkü siyasetin görevi yalnızca “Pahalı” demek değildir. Siyasetin görevi “Peki bunu nasıl çözeceğiz?” sorusuna cevap vermektir. Bizim cevabımız bellidir: Kamusal, bilimsel ve laik eğitim; fırsat eşitliği ve güçlü sosyal devlet. Her çocuğa temiz su, sağlıklı bir öğün, çağdaş bilim ve nitelikli eğitim.
Ve bütün bunların üzerinde; bu milletin çocuklarının geleceğini ailelerinin cüzdanına terk etmeyen bir Türkiye. Çünkü bir ülkenin geleceğini görmek istiyorsanız yalnızca fabrikalarına, yollarına ve binalarına bakmayacaksınız.
Okullarına bakacaksınız. Çocuklarına bakacaksınız. Ve o çocukların hangi şartlarda geleceğe hazırlandığına bakacaksınız. Biz çocuklarımıza güveniyoruz. Öğretmenlerimize güveniyoruz.
Bu ülkenin insan kaynağına güveniyoruz. Ama onların geleceğini şansa bırakamayız. Bugün eğitimde verdiğimiz kararlar yalnızca 2026’yı belirlemiyor; 2036’yı, 2046’yı ve 2050’nin Türkiye’sini belirliyor.
Eğer gelecekte teknolojiyi satın alan değil üreten, bilgiyi takip eden değil bilgi üreten, gençlerini dünyaya göndermek zorunda kalan değil dünyanın gençlerinin gelmek istediği; bilimde, sanatta, sanayide ve teknolojide güçlü bir Türkiye istiyorsak; işe bugün okul sıralarından başlamak zorundayız.
Çocuğun karnını doyuracağız. Öğretmeninin itibarını koruyacağız. Okulunu güçlendireceğiz. Bilimle yetiştireceğiz. Dünyayla yarıştıracağız. Ama önce ona eşit bir başlangıç vereceğiz.
Çünkü bizim için; çocuğa verilen bir tabak yemek sadaka değildir; haktır. Bilimsel eğitim tercih değildir; geleceğimizdir. Fırsat eşitliği vaat değildir; sosyal devletin görevidir.
Ve millî eğitim; bu milletin çocuklarını dünyanın çocuklarıyla yarışabilecek kadar iyi yetiştirmektir. Hiçbir çocuk eğitim ile yoksulluk arasında seçim yapmak zorunda kalmamalıdır. Hiçbir çocuk okulda aç kalmamalıdır. Hiçbir çocuk ailesinin ekonomik durumundan dolayı hayata birkaç adım geriden başlamamalıdır.
Çünkü eğitimde kaybettiğimiz her çocuk; Türkiye’nin geleceğinden kaybettiğimiz bir parçadır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”
